Yalnızlık! Ben herkesin aksine yalnızlık yerine ruhlardaki anlamsız kalabalıklardan şikâyet ederdim hep. O yüzdendi belki de geceleri çok sevmişliğim. Geceler pek çok kimseye yalnızlık çağrıştırırken bana soyutlanmış duruluk ifade eder. Ruhumun gecelerdeki bu soyutlanmış bu duruluk arzusuna istinaden kendi kalabalıklığımın da bilincine varırım.. O zaman imtihanımın da anlamını daha bir iyice kavrarım.
Zaten yaşam sadece güzelliklerden ibaret olsaydı eğer ne değeri kalırdı imtihanın. Oysa her şey zıddı ile anlamlıdır ve her şey tersi ile değer kazanır. Kötülük olmasa iyiliğin, Çirkinlik olmasa güzelliğin, Zorluklar olmasa kolaylığın, Tembellik olmasa çalışmanın, Fukaralık olmasa zenginliğin, Sıkıntı ve eziyetler olmasa sefanın ve kurtuluşun ve buna benzer pek çok şeyin anlamı olur muydu?
Yalnızlık olmasaydı eğer, sahip olunanların değeri yeterince anlaşılır mıydı? Yalnız kalmalar olmasaydı eğer muhabbet ne işe yarardı. Hiç düşündünüz mü, yalnızken kelimeler kaybolsa, sözler sukuta varsa bile, sessizce konuşursun susmanın asaletiyle. Kelime yükünü çekmezsin. Yalnızlık dalga dalga çırpınan bir denizdir ki kul yalnızlık denizinde yüzmeyi bilmiyorsa nasıl huzurlu bir limana ulaşabilir? Ben kendi varlığımın değerini çoğu kez yalnızlıklarımın sayesinde kavrayan birisi olarak öte yandan diyorum ki :
Hayat sade bir gül bahçesi olsaydı bile gülü gül kılan dikenleri değil midir? Oysa her ödülün muhakkak bir bedeli vardır.
Nitekim Hz.Mevlana "Aşk; davaya benzer, cefa çekmek de şahide, şahidin yoksa davayı kazanamazsın. " der davayı kazanmak için de öncelikli olarak bir istikamet belirmelemk zaruridir.
Yaradılış gayesi “kulluk” olan insan bu kıstaslar çerçevesinde elbette bir kılavuza ihtiyaç duyacaktır. İnsan ki akıl bahşedilmiş en mükemmel yaratılmıştır. Sade akıl ise kendi başına fazla şey ifade etmez. Onu çekip çeviren ise kalp ve kalbe yerleştirilmiş olan vicdan ve kavrayış duygusudur.
İşte bu duygu da beraberinde yine bir yol göstericiyi bir kılavuzu mecbur kılar.
Yüce Allah en mükemmel yarattığı kulunu gönderdiği imtihan pistinde yine yalnız bırakmayandır. Ona en güzel kılavuzu da lütfetmiştir sonsuz keremi ile... İşte dinler ve peygamberlerin manası burada kendini belli eder. Bizler için ise bu kılavuz ki önce Kur'an ve beraberinde peygamberimizdir. Çünkü ; En muhteşem ahlaka sahip olan Yüce peygamberimiz, en hakiki kılavuz olan Kur'an ın da sanki insana dönüştürülmüş şekliydi. Eğer peygamberimizi de kitaba çevirmek mümkün olsaydı karşımıza Kur'an çıkardı hiç şüphesiz. Öyle ise bu kadar kıymetli kılavuzu olan insan neden şaşar. Nasıl olur da kendisine sunulan cevherlerin kuvvetinden kendi kendisini mahrum bırakabilir?
İnsan ki ki yaratılmışların o en mükemmeli, "BİTTİM" dediği yerde "YETTİM" diyen bir Rabbi varken nasıl kendi kendisini hezimete mahkûm edebilir? Kendini nasıl yalnız hissedebilir?
En mukaddes kelimedir, o her hayrın başıdır Selamete devir açan boy’a gerek bismillah Mübarek bir definedir, kutlu yakut taşıdır Karanlığa ışık saçan yay'a gerek bismillah
İslamın tek nişanesi, hayrı yok onsuz işin Sahipsiz kalmak nicedir, nefsini yen bir düşün Rabbin kapısına kulluk olsun en büyük düş’ün
Zikriyle kendinden geçen kay’a gerek bismillah
İpek tenli kök toprakta intisapla kapı açar Allahın emrine uyup taşları deler geçer Zerredeki hakikatler besmeleyle nur saçar Gündüzün narıyla uçan çiy’e gerek bismillah
Kainatı okumanın şifresidir bilirsen Rahmet ile muhabbetin sofrasıdır gelirsen Sonsuzluğa erişmenin alasıdır alırsan Gençliğiyle ömür biçen toy’a gerek bismillah
Tüm mevcudat hal diliyle vird-i zeban ediyor Küredeki her bir zerre senin kulunum diyor Yaradılış hikmetini besmeleyle tadıyor YAR aşkıyla serden geçen soy’a gerek bismillah
Rahman ve Rahim adıyla merhamete ulaşır Ufuklara pervaz eder, semalarda dolaşır Uzakları yakın eder, dimağlara bulaşır İhlas ile nefes içen ney’e gerek bismillah
Mahşeri kucaklarken yüzünün akı ile Tahtını mamur ettin bileğin hakkı ile Kılavuzun Hamza’nın nurlu afakı ile Selameti sağlıyor asil Çeçen Dağları
Tekbirler heybetiyle direnişe hükmeder İmanlı çehrelerde hüs-ü hal olmuş keder Şehitler kanatlanmış kutlu müjdeye gider Beratını bağlıyor Çeçenistan Dağları
Şeyh Şamil yadigarı, o ecdadın mirası Alev alev yanmakta orda Türk’ün balası Gayesiz beyinlerle sarılmazken yarası Yürekleri dağlıyor asil Çeçen Dağları
Onlar Allah yolunda reddederken vahşeti Bedir’i aratmıyor Davanın haysiyeti En koyu kıvamında yaşıyorken dehşeti Şahadeti yeğliyor Çeçenistan Dağları
Bu dağlar yıkılamaz kalesidir imanın Hesabı verilecek kanla boyanan anın Kinle sulanan nefret utancıyken zamanın Vicdanları doğruyor asil Çeçen Dağları
15.12.2006 BURSA / SEVİM YAKICI (c) Şiirin tüm hakları şairin kendisine ve/veya temsilcisine aittir.....
Çeçenistan Şahinleri onlar...Karlı dağların korkusuz mücahitleri....Bir kaç dakika sonra öleceklerini hissediyorlar ve öyle secdeye duruyorlar sanki... Sonra da toprağa düşüyorlar başı dik...... Gülerek ve namaz kılarak tek tek ölüyorlar....... Simalarındaki derin huzuru kıskanmamak elimde değil....Göz yaşlarıma hakim olamadığım gibi…. Onlar da cennete talipler... Bizler de... Peki biz? Oraya Hangi yüzümüzle gideceğiz?
Ağlaya ağlaya yazdığım ilk şiirdir Bu Şiirler bitmeyecek Bu Dağlar yıkılmayacak Bu Kalemler susmayacak
Nicedir hasret kaldı kar güllerine kar taneleri, Yanar yüreğindeki sevda söndürmez kar taneleri, Gözünden dökülen gözyaşı değil de kar taneleri, Alır götürür ılık bir Şubat gününe kar taneleri,
Kargülü_ALMILA
Kargülü_ALMILA
Kaç fasıl geçer gider de, ardından ninnisi kalır rüzgarlı gecelerin. kuru dallardan dökülür, konfeti yerine ey yar; kar taneleri, üzerine “kar güllerinin”... ..........kızıla boyar dökülen yapraklar çileyi ..........savrulunca rüzgardan beyaz etekleri, ..........gök narların ninnisiyle ağlar sevgili, ..........geceleri `kar gülleri`
serçelerin ürkekliğiyle yağan yağmur ardındaki feryatları yıldırımların şükür sızılarıyla inletir gönülleri
bir konçerto duyulur, çok uzaklarda yalnız, munis bir edayla eğilir secdesine dallar, beyaza süzülür, gökyüzünden kaygılar, dökülürken kutsal merasimine gecenin, .........“ay bir taraftan sahitlik eder sevdasına, ...........bir taraftan da yıldızlar” (*)
yosunlarıdır gövdelerin, baharlara tutunan, uğultusudur yorgunluğun, dallara vuran, titreyen ellerimdir, sana uzanamayan, tiz bir çığlıktır geceyi bölen, uğursuz, .........üşüyen yüreğimdir, sevdasına inanan...
Dinle; bir beste fısıldıyorlar, periler güftede kar güllerine: ..........“kaderimdir tek başına savaşım yücelerde, ...........usul usul inen sancılı gecelerde...`
Ben aslında çok özel şiirlerimi pek yayınlamazdım ama ara sıra bozuyorum bu kuralı.
Şimdi Kar güllerinden bahsetmek istiyorum size :
Bir adı da Kamelya olan kar güllerinin yabanisi Uludağ'ın en yüksek bölgelerinde, yüce göknarların arasında yetişir. Kar güllerinin çok güzel goncaları olur, ama o goncalar üzerine kar taneleri düşmeden açmazlar. İlk karı bekler goncalar sabırla. Ve kar altında açar o güzelim kırmızı güllerini. Bildiğiniz katmerli güller gibidir onlar... Uludağın zirvelerinde Göknar ağaçları vardır. Asırlara meydan okuyan göknarlar. Bu göknarların alt kısımdaki dalları, geniş yelpazelenirler. Dönen bir dansçının etekleri gibidir sanki. Ve kar gülleri bu eteklerin altında yaşarlar. Çünkü her yan adam boyu kar olsa da bu eteklerin altı yemyeşil çimenlerle kaplıdırçoğu zaman... Rüzgar salladıkça eteklerini, kar taneleri o kıpkızıl çiçeklerin üzerine dökülür. Ve esen rüzgar dökülen kırmızı yaprakları savurur bembeyaz karların üzerine. Bir devri daim yaşanır ilahi.
Muhteşem bir manzaradır, seyrine doyum olmaz. Çıkamazsınız bu tezatlardaki sırrın içinden, ve Rabbin tecellisi dersiniz çaresiz, aklınızın almayacağı izahatlarla.... Ben yıllar önce dağcılık yaptığım günlerde görmüştüm bir kere. Ve hayatım boyunca unutamadım o kar güllerini. Şiirimde anlatamadım o güzelliği. naçar kaldı kalemim. gördüğünüz gibi.
Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi`nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu, dev görünümüyle insan azmanı sayılmış, herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı.Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı cevapladı. Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı.Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı : -"Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı g elenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu.Sıra o çocuklara geldiğinde,o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular.
Yüzbaşı sordu; "Yavrum siz kimsiniz?",içlerinden biri;"Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler.Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye.Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar.Yer gök top sesleriyle inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı. Al sancağı teslim etti Allah`a ısmarladı. Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana. Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana.
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı "Hücum!.." diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makineli yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!..
İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.." Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.
Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi;"Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı ." Dedi.
C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi`nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan
Onların futbol topları yoktu. Hele şimdiki gibi oyuncakları hiç olmadı. Çaputları birbirine dolayıp bezden bir top yapmışlardı belki. Onunla da kimbilir kaç kez oynama fırsatı bulmuşlardı? Sizce en büyük eğlencelerineydi? Gökyüzüne salınan bir uçurtmaları olmuşmuydu? Gece yataklarında neyin hayaliyle uyumuşlardı? Hayal kurmak için hiç fırsatları olmuş muydu acaba? Bugünkü rahatlığımızı borçlu olduğumuz onlar, babaları cephede olduğu için birşeyler yapma şansına sahip
değillerdi. .... ve bir gün hepsinin üzerine bir görev düştü:
"VATAN İÇİN ÖLMEK"
TEREDDÜT ETMEDEN GİTTİLER.. ÖYLE GÜZEL, ÖYLE GÜZELDİ Kİ GİTTİKLERİ YERLER GİTTİLER VE BİR DAHA DÖNMEDİLER..... (alıntıdır)
Kar dağları eriyor, hilal haneye küskün, Azap vaktidir şimdi, nefesler gece yasta, Matemler firar etmiş, mecaz manaya suskun, İfadeler zordadır, akıllar yüce seste !
Azap çiçekleriyiz, açarız çilelerde, Sürgün çiçekleriyiz, görülmeyiz her yerde,
Bozuldu tüm yeminler, sine gömüldü sözler, Zindanlar vaveylada, ağıtla soldu izler, Sipaslar unutuldu, şirke çevrildi yüzler, Senedatın nerdedir, gün bitiyor aheste !
Azap çiçekleriyiz, duacıyız seherde, Sürgün çiçekleriyiz, vuslatımız mahşerde,
Can canana darılmış, ciğerparem el olmuş, Bakmaya doymadığım, gül yüzün nasıl solmuş, Son hazanda randevu, sürgün miadım dolmuş, Şuh notalar ardadır, hüzzam kokar bu beste!
Azap çiçekleriyiz, mevcudumuz kürrede, Sürgün çiçekleriyiz, kırılırız zerrede,
Bir ömür geçmez sensiz; ervah narınla yandı, Yıldızlar çok olsa da, gecemin nuru söndü, Ey muhacir saltanat, senin de nevrin döndü, Can kafeste dardadır, yetiş gel son nefeste !
Azap çiçekleriyiz, ortağız biz her derde, Sürgün çiçekleriyiz, nerdesin ey yar nerde?
SUNU: Sürgün çiçekleri bir gecede açtılar vuslatsız baharları hep yalnız yaşadılar
Geceleri bölerdin hani öfkeyle, gamla, hani titretirdin hasretleri gelen akşamla, hani düşlerinin en sevdalı bakışıydım senin, hani bensiz nefes bile alamazdın ya! .....
GÜLÜM demiştin, bana asırlar önce, bir güldü ömrüm; ben sana açmıştım. ilk aşkı anlatırdın dudaklarınla, o gül sende açardı bana gülünce! ...
Öyle uzağım ki şimdi kendime, öyle yabancıyım ki bendeki bana, sevdalanmıştım tam bin yıl önceden sana, taşımıştım asırlarca kalbimde seni, derlemiştim gökten yıldız demetlerini, bir tapınak sunağında sunmuştum sana.....
Eğil eğil bir kez aç gözlerini, hasret kokan gözlerime bir kez baksana! .. ben hala bıraktığın yerdeyim, eflatun buğulu seherlerdeyim, sen öyle uzakta sen öyle mahzun, ben beyaz yağmurlarda seni beklerim,
kuruyan toprakların özlemi gibi! ......
SUNU: o beyaz yağmurlardı ki seni bana getiren o beyaz yağmurlardı ki nefesimi içme çektiğimde seni de yüreğimde damıtan o beyaz yağmurlardı ki yağdıkça kokunu hissettiren